İstanbul hareket-î arzı (hicri 915)

 

Prof. Dr. Uğur Ersoy (ODTÜ)

Solakzade Tarihine göre Hicri 915 senesi Cemaziyülahir ayının birinci günü (Miladi Eylül 1509) İstanbul büyük bir depremle sarsılmış. Bu tarihçi, yüz dokuz caminin, binlerce ev ve dükkanın, kara tarafındaki surların tümünün, deniz tarafındakilerin çoğunluğunun, Yedikule'nin ve denizden Bahçekapısi'na kadar saray duvarlarının tamamen harap olduğunu yazıyor. Solakzade, Fatih Camiinin sütun başlıklannın, imaretin ve cami etrafındaki medresenin de ağır hasar gördüğünü ve binlerce kişinin enkaz altında kalıp öldüğünü de kaydetmektedir (Batılı bazı tarihçilere göre ölü sayışı 13000 dolaylarındadır).



Bizans Dönemi İstanbul

National Geographic Vol.164 - No:6, 1983

 

Solakzade, yalnız Veziriazam Paşa'nın konağında atlarıyla birlikte üç yüz süvarinin telef olduğunu, dalgaların yıkılan surları aşarak şehre hücum ettiğini de yazmaktadır. Aynı tarihçiye göre. Yeni Saray'a bir şey olmamasma rağmen, duvarlara güvenemeyen Sultan Beyazıd bahçeye bir çadır kurdurarak orada ikamete başlamış, daha sonra Edime'ye geçmiş. Ancak Edirne'de fazla kalmamış, "Allahın gazabından kurtulunamaz" diyerek İstanbul'a dönmüş.

Bir harabeye dönen istanbul'u baştan aşağı dolaşan Sultan, bir At Divanı toplayarak bütün vezirleri ve devletin ileri gelenlerim bu divana çağırmış. Müzakereler padişahın bir hitabesi ile başlamış. Solakzade'ye göre Beyazıd, tam 490 yıl sonra torunlarından bazılanna esin(!) kaynağı olacak şu sözlerle başlamış konuşmasına: "O kadar haksızlık, o kadar zulüm ettiniz ki, mazlumların ahı göklere kadar çıkarak bu beldeye gazab-ı ilahiyi davet etti."

Sultan bu sözleri şöylerken nedense bu depremde büyük kayba uğrayanların vezirleri değil, fakir halk olduğunu unutmuş. Demek ki zavallı halk, hem vezirlerden hem de depremden yemiş darbeyi! Konuşmayı dinleyenler Yeniçeri Ağası'nın suçlanmasını bekliyormuş. Zira Sultan Beyazıd bir süre önce şarap içilmesini menetmiş ve bütün şarap satan mahalleri kapatmış. Ancak yeniçeriler Sultan'ın bu buyruğunu dinlememişler, meyhaneleri zorla açtırmışlar. Padişah, askere söz geçiremeyeceğini anlayınca emri geri almış. Beyazıd bundan dolayı Yeniçeri Ağası'na fazlaca kızgınmış.

At Divanında padişah, surların en kısa zamanda onarılmasını, halkın iaşesiyle yakından ilgilenilmesini istemiş. Bunun üzerine söz alan Veziriazam Hadım Ali Paşa, bir kusurları, bir suçları varsa affı şahaneye sığındıklarım belirttikten sonra, "Saye-i Şahanede iki aydan tezi yok İstanbul yine eski İstanbul olacaktır, irade buyurun, aciz kulunuz da dahil olmak üzere sırtımızda taş taşıyalım. Tamiratı ikmal edip padişahımızın itimat ve teveccühlerine takrar nail olmaya çalışalım," demiş.

İmparatorluğun her yöresine gönderilen adamlar aracılığıyla binlerce duvar ustası İstanbul'a getirilip Hicri 915 senesi, Zilhicce ayının 20'sinde (Miladi Mart 1510) onarıma başlanmış. Üç ay geceli gündüzlü çalışılarak surlar ve camiler kısa zamanda onarılmış. Dini, mezhebi ne olursa olsun evleri yıkılanlara veya hasar görenlere evlerini yeniden inşa edebilmeleri için gerekli alet ve malzeme bedava verilmiş.

Solakzade'ye göre. Hicri 916 senesi, Rebiülevvel ayının 19'unda (Miladi Haziran 1510) huzura kabul edilen Veziriazam Hadım Ali Paşa, Beyazıd'ın eteklerini öperek şu müjdeyi vermiş: "Padişahım, saye-i şahanede zelzelenin yaptığı tahribat tamamen tamir edilmiştir."

Sultan Beyazıd, Veziriazam'a hil'atlar giydirmiş ve kıymetli armağanlar vermiş. Bir gün sonra büyük bir tören yapılmış. Fakir halka üç gün gümüş sahanlar içinde yemek dağıtılmış. (*)

Yapılan törenden iki ay kadar sonra "Nurcu Hoca" diye anılan müderris Mehmet Efendi, camide verdiği vaazda, "Tehlikenin henüz geçmediğini ve istanbul'un her an sallanabileceğini," söylemiş. Hoca Efendi konuşmasında, zelzelenin Marmara Denizini kendine mekan eyleyen bir canavarın kuyruk darbesinden kaynaklandığım belirterek, "Canavar seneler süren uykusundan uyandı, artık bir süre daha kuyruk sallamaya devam edecek," buyurmuşlar. Sonra gözlerini kubbeye dikerek, "Bu canavarı kızdırmaya gelmez. Kızıp da kuyruğunu şiddetle sallarsa istanbul'da taş üstünde taş kalmaz. Allah cümlemizi canavarın gazabından korusun," demiş.

Bu vaazı dehşet içinde dinleyen cemaat, Hoca'nın söylediklerim önce zevcelerine, bilahare tüm tanıdıklanna nakletmişler. Kısa bir süre sonra istanbul Hoca Efendi'nin sözünü ettiği deniz canavarının öyküsü ile çalkalanmış. Artık mahalle kahvelerinde canavardan başka konu konuşulmaz olmuş.

O devirde istanbul'da Meydancı lakabıyla anılan Şahin adında bir açıkgöz yaşamaktaymış. Meydancı Şahin canavar öyküsünü duyunca kafayı çalıştırmış. Bu işten çok para kazanabileceğini anlayan Meydancı, hemen bir plan yapmış. Sonra medreseleri dolaşarak yaptığı planı müderrislere anlatmış. Meydanci'nın planı çok basitmiş: Aya Sofya Meydam'nda bir platform kurulacak ve her akşam platforma çıkan müderrisler, toplanan halka canavarla ilgili görüşlerini aktaracaklar. Müderrisler Meydanci'nın bu planını hemen benimsemişler. Uzun süredir arka planda kalmaktan sıkılan müderrisler, kendilerini gösterebilecekleri böyle bir fırsat doğduğu için çok sevinmişler. Zaten son günlerde Nurcu Hoca'nın kazandığı şöhreti de fena halde kıskanıyorlarmış.

Meydancı Şahin, Kumkapı meyhanelerini dolaşıp birlikte çaışacağı birkaç kafadar bulmuş. Bulduğu bu Hıristiyan, Musevi ve Müslüman kafadarlarını cemaatlerin içine salmış. Ayrıca tellallar çıkararak o gece Aya Sofya Meydanındaki toplantıyı ahaliye duyurmuş.

Hicri 916 senesi Cemaziyülevvel ayının 17'si (Miladi Ağustos 1510), Perşembe akşamı Aya Sofya Meydanı'nda mahşeri bir kalabalık toplanmış. Meydancı Şahin bile bu kadar insanın toplanacağım tahmin edememiş. O akşam, ulum-u riyaziye ile iştigal eden Şerbetçizade Kudbettul Hoca, ulum-u arziye ile iştigal eden Üşümezzade Mesut Hoca ve ulum-u semaiye ile iştigal eden Muneccimzade Asaf Hoca birer konuşma yapmışlar. Hitabet ve ikna kabiliyeti yüksek bu hocaları halk, yarı hayranlık, yan korku içinde dinlemiş.



İstanbul Derpemi 1509

TERRA MOTAE

Bunu izleyen günlerde, medreselerdeki müderrisler Aya Sofya Meydanı'nda konuşabilmek için adeta sıraya girmişler. Kürsüye çıkabilmek için birbirlerini itip kakmaya başlamışlar. Bu toplantılarda bazı hocalar canavarın kuyruğunun 7.7 arşın uzunluğunda oldugunu savunurken, diğer bir grup. "5.5 arşını geçmez", buyurmuşlar. Birkaç hoca, bu canavarın artık aynı şiddette kuyruk sallamayacağını savunurken, diğerleri yakında gelecek kuyruk darbesinin yaşanan zelzeleden çok daha şiddetli olacağım savunmuşlar.

Hocalar, canavarın kuyruğunun uzunluğu hakkında görüş belirtirken, canavarın yuvasının İstanbul'dan ne kadar uzakta oldugunu da uzun uzun tartışmışlar. Tartışılan konular arasında en önemlisi de, canavarın kuyruğunu ne zaman sallayacağı imiş. Bazı hocalar "Canavar uyuyor, yakın bir gelecekte kuyruk sallamaz," derken diğerleri, "Canavar çok kızgın, billah bugün yarın harekete geçer," buyurmuşlar.

Meydancı Şahin'in başarısmı gören diğer bazı açıkgöz meydancılar da kentin başka semtlerinde toplantılar düzenlemeye başlamışlar. Konuşacak müderris konusunda hiç bir sıkıntıları olmamış. Hocaların konuşmaya bu denli hevesli oldugunu gören bazı meydancılar, bu hocalara halkın karşısında hakaret etmekten bile çekinmemişler. Böylece onlar da kendilerini tatmin etmişler. Muhterem hoca efendiler bu toplantılarda şöhret uğruna sık sık birbirlerine girip, birbirlerini cahillikle suçlamışlar. Canavar konusunda da ölçüyü kaçırmışlar zamanla. Halkı kim daha fazla korkutursa onun daha meşhur olacağına inandıklarından, canavarın kuyruğunu büyüttükçe büyütmüşler, yuvasını yaklaştırdıkça yaklaştırmışlar. Hatta rivayet edilir ki bir hoca efendi halkı yeterince korkutamadığını görünce, cehennemdeki Gayya Kuyusu'nu anlatmaya başlamış toplananlara!

Meydan toplantıları devam ederken, tecrübeli, aklı selim sahibi birkaç usta da, zelzeleye karşı alınacak en iyi tedbirin sağlam bina yapmak oldugunu anlatmaya çalışmışlar halka. Bu ustalara göre zelzeleye dayanacak bina yapmak mümkünmüş. Ustalar her gittikleri yerde bunları tekrarlayıp durmuşlar ama nafile. Ustaların söyledikleri canavar öyküsü kadar renkli olmadığından kimse kulak vermemiş onlara.

Meydan toplantılarım kaçırmayan istanbul halkı, bir süre sonra korku ve panik içinde gece uyuyamaz olmuş. Birçokları evlerini satıp şehri terketmişler. Bu işten muska yazan hocalar ve dülgerler kazanmış. Evin zelzeleden göçmesini önleyecek bir muska için halk iki yüz akçe ödüyormuş. Müslüman ahali Eyüp Sultan'da adak için kuyrukta beklerken, kilise ve sinagoglar dolup taşmış.

Aya Sofya toplantılarından sonra ortaya çıkan bazı mucitler, imal ettikleri masa ve kutuların zelzelede can kurtaracağını söyleyerek büyük paralar kazanmışlar. Bazı dülgerler de evlerin payanda çakılarak güçlendirilebileceğini halka duyurmuşlar. Payandalı takviye için önceleri 20 duka altını alan dülgerler, talep arttıkça fiyatı 100 duka altınına kadar yükseltmişler. Dülgerlerin kısa sürede zengin oldugunu gören bazı müderrisler de, "Biz payanda işini dülgerlerden iyi yaparız," deyip ellerine birer keser alıp bu piyasaya girmişler. Onlar da kısa sürede ceplerini doldurmuşlar. Muskacı hocalar, mucitler ve dülgerler kendilerini zengin eden Aya Sofya müderrislerine hayır dualarını eksik etmemişler.

Piyasa kızıştıkça yeni cambazlar türemiş. Bu cambazlar ellerine bir terazi alıp binanın kuyruk darbesine dayanıp dayanamayacağını saptayabileceklerini iddia etmişler. Halk sıraya girmiş ve cambazlar da köşeyi dönmüş.

Şimdi eminim merak ediyorsunuzdur, acaba bu işten Meydancı Şahin gibilerin çıkan ne olmuş diye. Anlatayım. Bu açıkgözler, meydana toplanan bunca insanın, hocaları dinlerken acıkıp, susayacaklarını hesap ederek, köfteci, çerezci, poğaçacı, bozacı ve şerbetçi gibi seyyar satıcılarla anlaşmışlar ve satışlardan yüzde almışlar. Ayrıca hoca efendileri coşturarak kuyruk darbesinden en fazla hasar görecek semtleri teker teker söyletmişler. O semtlerde ev fiyatları düşünce, esnaftan aldıkları yüzdelerle ev salın almışlar yok pahasına. Anlayacağınız Meydancı Şahin gibiler büyük kazanç sağlamışlar bu işten.



1529 Yılına ait bir ahşap oyma (Peter Coecke)
Arkada II.Mehmet Camii Minareleri yıkılmış halde. 20 yıl bu şekilde bırakılmış olması ilginç.

TERRA MOTAE

 

Hicri 918 senesi. Sefer ayının 6'sında (Miladi 23.4.1512) Yavuz Selim babasını tahttan indirip devletin yönetimine hakim olduğunda, İstanbul'da deniz canavarı çılgınlığı hala devam ediyormuş. Nitekim Sultan Selim babasının elini öpmeye geldiğinde, Beyazıd oğluna şu nasihatte bulunmuş: "Bak oğlum Selim Han, Allah padişahlığım mübarek etsin. Biz otuz yıldır saltanat sürdük. Allah şahittir ki, adaletten ayrılmadık. Sevap işlersen yarın huzur-u rabbülalemine yüzün akı ile çıkarsın, işleyeceğin en büyük sevaplardan biri de şu canavar işine son vermektir. Halk ziyadesi ile mağdur oldu."

Sultan Selim iki gün sonra kılık değiştirerek akşam Aya Sofya meydanına gitmiş. Bakmış Medrese'nin Başmüderrisi, birkaç müderris ile birlikte orada oturuyor. Başmüderris şöyle sesleniyormuş halka: "Sultanımız bize on bin duka altını bahşetsin, bir kadırga donatıp deryaya salalım. Canavar hangi tarihte, hangi saatte kuyruğunu sallayacak tesbit edelim. Sizlere bunu duyuralım ki rahat uyuyasınız!"

Biraz sonra platforma belden yukarısı çıplak Üşenmezzade çıkmış. Güzel vücudunu ve pazularını göstermiş halka. Sonra iki hoca güreş tutmuş. Sultan Selim bakmış ki ikisi de bu işin ustası. Pehlivanlar, birbirini tuşa getirmek için türlü oyunlar denemişler.(**)

Yavuz Sultan Selim gördüklerine çok üzülmüş. Veziriazam aracılığı ile yaptırdığı araştırmada halkın sinir hastası olduğunu, nüfusun yüzde otuzunun şehri terkettiğini, dülgerlerin, muska yazan hocaların ve teraziyle bina sağlamlığı ölçenlerin zengin olduğunu öğrenmiş. Veziriazam padişaha, her akşam kürsüye çıkan bu müderrislerin birbirlerinin önüne geçebilmek için canavarla ilgili öyküyü her gün biraz daha abarttıklarım ve sonunda tüm saygınlıklarım yitirdiklerim de söylemiş.

Malum müderrislerin saygınlıklarım yitirmeleri umurunda değilmiş Sultan'ın. Ancak onlarla birlikte tüm medreselerin saygınlığım yitirmeye başlamasını ülke için çok sakıncalı bulmuş Selim Han.

Padişah bir gün. Veziriazam'ı huzuruna çağırarak şöyle buyurmuş: "Bak Lala. Ben bu duruma daha fazla seyirci kalamam. Babam, başta Başmüderris olmak üzere bunlara inanmış ve müsamaha göstermiş. Ben "Baba" değilim. Hırsı kabiliyetinin bir fersah önünde giden Başmüderrisi azlettim. Meydan toplantılarım yasakladım. Bundan böyle bu şekilde kelam eden ve halkı huzursuz eden müderrislerin başını vurdururum. Muska yazan, payanda çakan ve teraziyle bina mukavemetini ölçenlere de acımam bilah."

Sultan Selim daha sonra o devrin büyük alimi Mevlana Nurettin Sangürz'ü huzuruna davet etmiş. Ona da şöyle talimat vermiş: "Hocam, medreselere git ve konuş. Alim meydan göstericisi değildir. Müderrislerinuz, ilimle uğraşsınlar. Alime hürmetimiz sonsuzdur ama halkın tedirgin edilmesine ve gösteriye tahammülümüz yoktur. Bunu böyle hileler. Gazabımızdan korksunlar."
O günden sonra istanbul halkı huzura kavuşmuş. Göç edenler zamanla evlerine dönmüşler. Ticaret canlanmış, halkın yüzü gülmeye başlamış.

Not: Bu öykünün basında sözü edilen olay ve söylemler Solakzade Tarihinden aktarılmıştır. Öykünün geri kalan bölümü ise hayal ürünüdür. Bunların günümüzdeki, gerçek kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Şayet isim ve olaylarda bazı benzerlikler görülürse, bunar tamamen rastlantıdır.

(*) Üç ay içinde İstanbul'un yeniden inşa edilmiş olması acaba mümkün mü?! Fakirlere dağıtılan yemek neden gümüş sahanlar içinde verilmiş? Bunları bana sormayın, ben Solakzade'nin yalancısıyım! Acaba bu tarihçi tarafından hasarla ilgili verilen sayılar mı abartılı, yoksa onarım süresi mi yanlış verilmiş? Deprem bu, her şey mümkündür!

(**) Bazı tiyatro tarihçileri. Aya Sofya toplantılarını Türk tiyatro tarihinin başlangıcı olarak kabul etmektedir!

ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü Haber Bülteni Mart 2000 Sayısı

İlüstrasyonlar YapiWorld tarafından eklenmiştir.

YapiWorld.com