|
ARAŞTIRMA
|
MAVİ GEZEGENİN BAŞ BELALARI
Prof.Dr.Uğur KAYNAK*
Mart-2002
Yerküre şu ana kadar bildiğimiz tek canlı gezegen. Canlı sıfatını hem gezegenin kendisi için hem de barındırdığı doğal yaşam türleri için kullandım. Son zamanlarda başka güneş sistemlerinde Jüpiter boyutlarında dev gezegenler keşfedilmeye başlandı. Bunlar da canlı gezegenler. Fakat üzerlerinde bir yaşam biçiminin varlığından söz edemiyoruz. Yerküre üzerindeki doğal yaşam türlerinden sadece bir tanesi, üzerinde yaşadığı gezegenin bilincinde. O yaşam türü de insan.
O zaman “vice versa=aksi de doğrudur diyerek” bu önermeye göre, üzerinde yaşadığı gezegenin bilincinde olmayan iki ayaklılara insan denilmeyebilir! de diyebiliriz.
Offf. Çok ağır bir suçlama oldu. Ama içimde bu cümleyi silmeye engel olan bir öfke var. Zira üzerinde yaşadığı gezegenin bilincinde olmayan bu kişiler, bu güzelim gezegene doğal afetler kadar zarar vermeye başladılar. Bunlardan birisi tarla açmak için orman yakan cahil Borneo yerlisi olabildiği gibi, bir diğeri de hâlâ flor-o-klor-o-karbon emisyonunu düşürmek için yatırım yapmayan bir tröst’ün sözüm ona aydın ve entelektüel yönetim kurulu başkanı olabilir.
Doğal afet denilince akla hemen gelenler deprem, sel, yangın, çığ, seylap, heyelan, tsunami, hortum, lav-kül-çamur-zehirli kavurucu duman- gibi volkanik aktiviteler, ve engeller olarak deniz, yağmur, kar, buz, sıcak, soğuk, mesafe, zaman... vs.dir. İnsanlık işte bu doğal afetlerle ve engellerle savaşımını kazandıkça kalkınır, güçlenir, refahı yükselir. Ancak bu çalışmada bu doğal afetlerden söz edilmeyerek, doğal felâketlerden söz edilecek. Burada “Felâket” kelimesini özellikle seçtim. Arapça’da felek=gezegen-yıldız, felâket=gezegensel demektir.
Kaynağı yersel (Terrestrial) olan ve yer dışından (Extra Terrestrial = E.T.) olan bazı olaylar ise yukarıda sözü edilen afet kavramını milyarlarca kez aşmakta, Felâket ile özdeşleşmektedir. Bunlara ise Latincede Katastrof adı verilir.
Sıralayalım. (Bunlar 10 belâ. İnsana Deprem de neymiş dedirtir.)
1.Volkanik Kış,
2.Asteroid
Kışı,
3.Karbon
di Oksit yazı,
4.Sıfır Magnetik
Alan,
5.Ozon Tükenmesi,
6.Solar t
–Tauri Fazı,
7.Solar Nova-Solar
Süper Nova Fazı,
8.Med-Cezir
Patlaması,
9.E.T.Süper
Nova Süpürmesi,
10.Asteroid
Yağmuru.
ve bir de bunlara yarışamasa da bir felâket olup İnsanoğlu tarafından oluşturulan
11.Nükleer Kış.
olarak sayılabilirler.
Açıklayalım:
1.Volkanik Kış.
Şu anda Yirmi birinci yüzyılda faaliyette olan volkanlar
Japonya’a Hunzen
Filipinler’de Pino
Tuba
Güney Amerika’da
Nevada del Ruiz ve ismini bilmediğin diğer bir volkan
Hawaii’de Mouna
Loa ve Kilauea
İtalyada Etna ve
Stromboli
Aleutien’de ismini
bilmediğim iki adet
Kamçatka’da bir
adet
İzlanda’da bir adet
Yeni Zellanda’da
bir adet
Marshall, Yeni Hebrid,
Bismarck adalarında birer adet...
Olarak sayılabilirler. Bu sayı medyadan verilmeyenlerle veya benim takip edemediklerimle birlikte her zaman 20’yi bulabilmektedir. Bunların çoğu lav çıkarmadan önce, gökyüzüne muazzam miktarlarda gaz-toz-kül karışımı gönderirler. Bunlardan bazıları bir başına yüzlerce km³ duman üretmişlerdir. Bu dumanlardan ince taneli ve çok hızlı olan bazıları 10-15 km yükseklikteki stratosfer’e kadar yükselebilmektedir. Stratosfere yükselen dumanlar hemen jet stream adı verilen hızlı ve düzenli rüzgarlarla Yerkürenin diğer bölgelerine gönderilerek “çamurlu yağmur” biçiminde dağıtılırlar.
1890’lı yıllarda İndonezya’nın Sumatra adası açıklarında denizin tabanından gökyüzüne birdenbire bir volkan çıkar. İlk Patlaması binlerce kilometre uzaklardan duyulur. Büyük Tsunami’lere neden olur. Onbinlerce insan ölür. Birkaç gün içinde denizin üzerinde yükselerek kocaman bir ada olur. Gökyüzüne gönderdiği duman ve kül, doğrudan doğruya stratosfere ulaşır. Bu bulutlar yüzünden Avrupa’nın birçok kentinde gündüz vakti gazyağı lambaları yakılır. Bu karanlık haftalar sürer. Avrupa’daki yazılı belgelere göre bu karanlıktan sonraki sekiz on yıl boyunca büyük kış felâketleri yaşanır. Kıtlık ve hastalıklar hüküm sürer.
Bütün bunları doğal karşılamak gerekir. Çünkü yapılan hesaplara göre KRAKATAO (Tanrı’nın Gürültüsü) adı verilen bu volkan, tek başına günümüzde faaliyette olan 20 adet volkandan 10-12 kat daha fazla duman ve kül üretmiştir.
Yine yapılan bilimsel projeksiyonlara göre Yerküre bu Tanrı’nın Gürültüsü Volkanlardan değil birini, beş on tanesini birden besleyecek içsel termik potansiyele sahiptir. Öyleyse, günün birinde, çok sayıda KRAKATAO birden faaliyete geçerse neler olur?
Stratosfer’e püskürtülen yüzlerce km³ duman ve kül dolayısı ile aniden Yeryüzü Güneşi unutur. Günyüzü ve gece tarafı bir olur. Sıcaklık aniden 40°C - 50°C kadar düşer. İşte bu doğal denge bozunumu büyük bir felâkete neden olur.
İçinde soluduğumuz troposfer havasının bir doğal davranış parametresi de “Doyuran Buhar Miktarı=DBM” dır. Tanım olarak “ 1 m³ havanın belirli bir sıcaklıkta iken sahip olabileceği maksimum nem miktarı”na denilir. Bir üst sınırı olmasına karşılık, sıcaklık arttıkça DBM da artar. Örneğin bu felaket olduğunda toplam troposfer ortalama sıcaklığı 18°C olsun. 18°C nin DBM’ı faraza 10 gr ise, bu sıcaklık aniden 50°C yitirildiğinde DBM ‘da 10 kat azalacak ve sıcaklık –32°C olduğunda troposferin her yeri, sahip olduğu satürasyon nem miktarının onda dokuzunu yağış biçiminde yoğuşturacaktır.
Şekil-1. Stratosferde bazan 600 km/saat hızla düzenli (turbülans’sız) olarak esen ve Jet Stream adı verilen konveksiyon rüzgarlarının kuzey yarıküredeki dağılımı.
İşte o zaman bu yağış, aniden –32°C sıcaklığa ulaşan havada, önce kovadan boşanırcasına yağmur, sonra kar ve buz yağması biçiminde gerçekleşecektir. İşte bu yüzdendir ki bundan 14.000 yıl önce, Sibirya’nın çiçekli çayırlarında huzur içinde otlayan Mamut’lardan bazılarının, şimdi köpek maması yapılabilecek kadar sağlam kalmış cesetlerine otopsi yapıldığında işkembelerinden, mide asidinin etkisinde kalmaksızın donan yeşil çimen ve çiçekler çıkarılmıştır. Bu olay, kar ve buz yağış hızının gözle görülür derecede olduğunu, hayvanın fazla debelenmeden boğulduğunu ve belki de en önemlisi üzerine yağan iki üç bin metre kar ve buz karışımının şok soğutma etkisi ile korunmaya alındığını, bize göstermektedir. Bu iki üç bin metre toktağan kar kalınlığı ise, izostatik yükselmelerden hesaplanmakla birlikte, şu anda Grönland ve Antarktika örnekleri de gözümüzün önündedir. En son volkanik Kış, Würm Buzul Çağında yaşanılmıştır. Bu olayın tropikal enlemlerde yaşanılmış olanına da Nuh Tufanı denilmektedir. Küçük çapta olsa da en son Nuh Tufanı yaklaşık 14.000 yıl önce yaşanmıştır.

Şekil-2. Doyuran Buhar Miktarı.
Sonuç olarak Volkanik kış olayı Yeryüzündeki canlı yaşamı çok dar alanlara çekilmeye zorlar. Onbinlerce tür yok olur. Kalanlar yeni bir doğal çevreye uyum sağlamak zorunda kalırlar. Bu zorlama ile yeni türler ortaya çıkar. Soy Kırıcı bir olaydır.
2.Asteroid Kışı.
Yukarıda sözü edilen yüzlerce km³ volkanik kül ve duman, küçük boy, (Milyarlarca ton’luk = yani Aydos tepesi kadar) bir Asteroid’in karasal bölgeye çarpması ile de oluşacaktır. Çarpışmadan sonraki olaylar Volkanik Kış gibi devam eder. Denize düşmesi ise daha korkunç miktarda yağışa neden olur. Bu çarpışmalar Büyük Depremler ve Büyük Tsunamilerle işlevine devam eder.
6. Solar t –Tauri Fazı,
ilintili olarak
8.Med-Cezir Patlaması,
ilintili olarak
10.Asteroid Yağmuru.
Ağır elementlerden Lantanidleri ve Uranikleri üretip ejekte edecek kadar evrimleşmiş olan ve son Nükleer Sentezini (Nova Patlamasını) 4.6 Milyar yıl önce gerçekleştiren Üçüncü nesil Güneşimiz, pek de rahat değildi. Yeni infernosu (cehennemi), iki farklı proton-proton zincirinden hangisini baskın olarak seçeceğine pek karar verememişti. Bu sırada Bode-Titius Kuralına uygun uzaklıklara yerleştirip döndürdüğü 10 adet gezegenini de çok merak ediyordu. Zira onların varlıklarını hissediyor fakat bir türlü toparlanıp temizlenemeyen, patlama artığı gezegenler arası gaz - toz - taş - demir - moloz – kaya... çöplüğünden dolayı onları göremiyordu. Sonunda protogüneş patlamasından bir milyar yıl sonra, yani bundan 3.6 milyar yıl önce olanlar oldu. Sevgili Güneşimiz daha fazla dayanamayıp öksürdü. Tıpkı Taurus Takım Yıldızının t–Tauri (to-Tavri) olarak anılan yıldızının yaptığı gibi.
Bu bronşit olmuş yıldız, sık sık koronasını ve fotosferini patlatarak dışarıya doğru püskürtüyordu. Güneş’ de bir seferliğine öyle yaptı. Güneş Öksürürse Gezegenler ne yapar?
1.Küçük ve yoğun Terrestrial gezegenler daha az, Büyük ve az yoğun Jovian (Jüpiterimsi) Gezegenler daha çok olmak üzere bütün gezegenler daha dış yörüngelere fırlatıldılar.
2.Güneş Sisteminin Ortak Moment kuralına göre ekliptik düzleme dik eksenlerle dönen gezegenler, bu kez az ya da çok eğik eksenlerle dönmeye başladılar. Hatta Pluton’un Sharon’la ayrılmalarına neden olan bir yol kazası yapan Uranus’un, rotasyon ekseni, bu çarpışma sırasında 89° yattı. Uydularından birisinin de bu kargaşada yarısı uçup gitti. (Yarısı siyah, yarısı beyaz uydu). Bu eğik eksenlerin nedenlerinden birisi de korkunç nefeslenmenin gezegenlere turbulanslı Arşimet Spirali biçiminde ulaşmasıydı. (Şekil-3.) Pluton-Sharon çiftinin yörüngesi hâlâ Neptun’u da geçip Uranus’a kadar yaklaşığı gibi, yörünge düzlemi de ekliptik düzlemle çok büyük bir açı yapar.
3.Gezegenler dairesel yörüngelerini koruyamayıp revolusyon yönünde ön alan, eliptik yörüngelerde dolanmaya başladılar.
4.Bode-Titius Kuralı son yörüngelerde saçmalamaya başladı
5.Gezegenlerin atmosferlerinin büyük bir bölümü ve gezegenler arası malzemenin hemen tamamı dış uzaya fırlatıldı. Burada Güneş sistemi ile birlikte hareket etmek üzere, Pluton’un da çok dışında, gezegen atmosferleri ve gezegenler arası malzemelerden oluşan bir küre meydana geldi. (Bu kürede dolanan Kuyruklu Yıldız (Comet) ‘lardan bazıları yörüngelerini bir çarpışma sonunda saptırdıklarında Güneşe yaklaşıp tekrar dış uzaya “sapan etkisi” ile zıplama yaparlar.)
6.Transparan (Saydam) atmosfere sahip olan Gezegenler, Güneşlerini ilk kez gördüler.
7.Nefeslenmeden önceki 10 adet ve sonraki 9 adet gezegen şöyle sıralanıyordu.
| Önce | Sonra | |
| 1 | Merkür | .Merkür |
| 2 | Venüs | Venüs |
| 3 | Yer | Yer |
| 4 | Mars | Mars |
| 5 | V.inci Gezegen | Asteroidler |
| 6 | Jupiter | Jupiter |
| 7 | Saturn | Saturn |
| 8 | Uranus | Uranus |
| 9 | Neptun | Neptun |
| 10 | Pluton | Pluton + Sharon |
8.Yerküre, karbon di oksit + azot + hidrojen + su buharı temeline dayalı saydam bir atmosfere kavuşup ta Güneşini görünce, bu gün için 3.0 milyar yıl yaşındaki stromatolit kayalarında varlığını gördüğümüz, bir tür ilkel su yosunu olan tek hücreli prokaryotlar canlandı !!!. Bunlar karbon metabolizmasına fotosentez yaparak girdikleri için oksijen üretmeye başladılar. Bu oksijen üretimi 3.0 milyar yıldır hâlâ okyanuslarda devam ediyor. Daha sonra çok hücreli sistematik canlılara ulaşılabilmesi için yaklaşık 2.4 milyar yıl geçti.
Şimdi biraz bakış yönümüzü değiştirelim.
V.inci Gezegene Ne oldu?
Güneş nefeslenince zaten yakın mesafedeki Jüpiter’e iyice yaklaşan V.inci gezegen, Jupiter’in yanından her geçişinde oluşan Med – Cezir deformasyonlarına dayanamadı ve iyice ısınıp ergiyerek patladı. Parçaları çevreye dağıldılar. Bunların büyük bir bölümü bu günkü Asteroid yörüngelerinde denge arayışına giriştiler. Ergiyerek patlayan iç çekirdeğin demir-nikel parçaları dönerek savruldukları için başka hiçbir yerde rastlanmayan iğ ve puro biçiminde katılaştılar. Dış kabuğunun parçaları taş asteroidleri, manto parçaları taş-demir asteroidleri, çekirdek malzemesi ise demir asteroidleri oluşturdular. Bunların %1’i dış yörüngelere savruldu. Savrulanların çoğu Jüpiter’e uydu oldular. Ama ters rotasyonla (retrograte). Amalthea’dan küçük olanları dönel biçim kazanamadılar. %1’i bugünkü yörüngede kaldılar. Bunlar hâlâ birbirleri ile tokuşarak yörüngede bir yer edinmeye çalışmaktadırlar. %98’i ise Güneşin çekimi nedeniyle iç bölgeye kaydılar. Bunların büyük bir bölümü Güneşe, diğerleri ise iç yörüngelerdeki Merkür, Venüs, Yer, Mars ve Ay’a düştüler. Hem de ne düşüş. Yağmur gibi yağdılar. İki tanesi Marsa Uydu olarak yakalandı. Şimdi Biri düz biri ters dönüyor. Çok az bir bölümü ise Jüpiter’in yörüngesine, ±60° ile yerleşerek Trojan adını aldılar.

Şekil-3. Güneş Nefeslenmesi (Solar t
–Tauri Fazı)
Gezegenler fiziği kuralıdır. Gezegenler, kendi yörüngelerindeki malzemelerin soğuk presipitasyonuyla (Çökelme-gömülme işlevi ile) oluşur ve ondan sonra içten dışa doğru ergir ve katmanlaşırlar. Bütün gezegenler dış uzaya ısı ışını saldıkları için dıştan üşüyerek kabuk bağlarlar. Termodinamik yasalarına göre hiçbir gezegen dıştan içe doğru ergiyemez. Ama bundan 3.6 milyar yıl önce Ayın yüzeyindeki lav denizleri, kayaların dıştan ergimeye başlaması ile oluşmuştu. Yağmur gibi yağan Asteroid bombardmanının ısıl etkisi, Ayın dış katmanlarının ergiyip çukurlukları lav denizi ile doldurmalarına neden olmuştu. Ayın Lav denizlerinden gelen ay taşlarının yaşı 3.6 milyar, Ay dağlarından alınanlar 4.6 milyar yıl yaşında. Bütün bunlar diğer iç gezegenler için de geçerli. Yani diğerleri de o günlerde dıştan ergimek zorunda kalmışlardı. Ayda ve Merkür’de o zaman da bir atmosfer yoktu. Ve bütün bu çarpışma kraterleri günümüze kadar aşınmadan kaldılar. Diğer gezegenlerdeki Çarpışma kraterleri aşınıp gitti. Aydaki ve Merkür’deki meteor kraterlerinin sayımını yaptığınızda, “Ayın ve Merkür’ün payına bu kadar düşerse, tamamı ne kadar olmalı?” diye basit bir orantı ile Mars kadar bir gezegene kütlesine ulaşırsınız.
Bu olay, Güneş Sisteminde toplam kütle sabit olsa da, patlayan gezegenden pay alan gezegenlerde yavaş yavaş bir kütle artımı oluşturuyor ve dolayısı ile yörünge ayarlamasını gerektiriyordu. Bu ayarlama Yer küre için tam yerini buldu. O kadar ki, sanki insanın, “Tanrı, bu sonucu doğursun diye V.inci gezegeni patlattı!” diyeceği geliyor. Nedir bu sonuç?. Yaşayan Bir Yerküre!.

Şekil-4.Çarpışma Krateri (Impaction Hole) Oluşumu
Şu aşağıda sıralanan argümanlara bir bakın.
(Prokaryotlar asteroid yağmurunun dinmesini 600 milyon yıl bekledikleri için)
1.Yerkürede Stromatolitler 3.6 milyar yıl yaşında,
2.Asteroid kuşağından gelen meteoritlerin, serbest uzayda kozmik ışın bombardmanına maruz kalma yaşı olan Spallation Time 3.6 milyar yıl,
3.Aydaki Lav denizlerinin ergime yaşı 3.6 milyar yıl,
4.Yerküre’de, yerkabuğu oluşma prosesi, 3.6 milyar yıl önce Sarmal Şistozite’den vazgeçip Levha Tektoniğine dönmekte,
5.Yerküre’ye düşen demir meteoritlerin içerisindeki kristalizasyon annealing time 3.6 milyar yıl yaşında. (Demir Tavlanma yaşı) Buna Widmanstatten Pattern adı veriliyor. İspatlanmıştır ki Widmanstatten yapı ancak bir milyon yılda bir derece soğuma hız ile çok yüksek basınçlar altında gerçekleşebiliyor. Yani hiç ergimeden (amorf değil Kristalize ve katı halde ) uzaya fırlatılan demir nikel alaşımı meteoritlerin widmanstatten yapısı, ancak en az 300 km kalınlıklı camsı (silikatlı) bir mantonun altında gizlenen bir gezegen çekirdeğinde oluşabilmektedir.
Beş ayrı argüman da 3.6 milyar yılı gösteriyorsa, Eh artık şu Güneş nefeslenmesine inanmamız gerekir diyorum.
İşin ilginç yanı Güneşimizin nefeslenmesinden hiç vazgeçmemiş olması. Şu anda yaptığı nefeslenme ile, her onyedi günde bir , Güneş çapı 42 km kadar azalıp çoğalıyor.
Bu yüzden, Plazma fizikçileri ve Astrofizikçiler, “Güneşimizin bir t –Tauri nefeslenme hareketini bundan birkaç saniye sonra gerçekleştirmemesi için hiçbir neden yok!” diyorlar!. O zaman biz sadece varlığımızın bu Evrendeki son gününde Güneş nefeslenmesini görebiliriz. Yukarıda yazılan diğer Med –Cezir Patlaması ve Asteroid Yağmurunu ise görmeye ömrümüz vefa etmez.
Aynı şeyleri olmasa da benzerlerini Güneş ve yakın çevremizdeki yıldızların Nova ve Süpernova patlamaları için de söylemek mümkün.
7.Solar Nova-Solar Süper Nova Fazı,
Patlamadan 9 dakika sonra Yerkürede hayat kavrularak yok olurken 20 saat sonra Yerküre buharlaşarak dışa doğru savrulur.
9.E.T.Süper Nova Süpürmesi,
Bu durumda ise ağır radyasyon ve parçacık bombardmanı altında kalmamız söz konusu olur. Belki yer altına inebilen sınırlı bir nüfus, yaşamayı başarabilir. Ancak Çiçekli ve Çiçeksiz Bitkilerin bu felâkete dayanmaları çok zor. Çünkü Pollen ve sporların kabukları bu soy kırıcı ışınları engelleyecek güçte değil. Yani bütün besin zinciri yok olabilir. “O zaman biz de mağaralarda Göbelek mantarı yetiştirerek yaşarız.” derseniz ben de “E pes vallahi.” derim.
Geriye kalan,
3.Kabon di Oksit yazı,
4.Sıfır Magnetik Alan, ve
5.Ozon Tükenmesi,
konuları, bağlantılı bir yazıda incelenecektir.
3.Kabon di Oksit Yaz’ı,
4.Sıfır Magnetik Alan, ve
5.Ozon Tükenmesi,
konularını ayrıca ele almamızın nedeni birinci yazının 8 sayfayı bulması ve bu konuların da büyük bir yüzdesinin Yerküreden kaynaklanıyor olmasıdır.
3.Kabon di Oksit Yaz’ı.
Atmosferimizin yüzde olarak Azot ve Oksijen bileşeninden sonra gelen en önemli katkı gazı Karbon Di Oksit = CO2 ‘dir. Organik ve anorganik Karbon’un ısı çıkararak Oksijenle birleşmesinden oluşan, normal şartlar altında gaz halinde bulunan tam yanma ürünüdür. Solunduğunda oksijensiz kalındığı için boğucu bir gazdır. CO ile gösterilen tek oksijenlisi ise hemoglobini bağladığından zehirli bir gazdır. Soğutulduğunda “karbon di oksit karı” elde edilir. Bütün bu sakıncalarına rağmen gezegenimiz biyosferi için çok önemlidir. Bu önem CO2 molekülünün ısı ışınlarını soğurmasından kaynaklanır. Infrarouge = Kızılaltı ışınlar polikromatik görünür ışık bandının düşük frekans tarafında bulunur. Ultraviolet = Morötesi ışınlar ise polikromatik görünür ışık bandının yüksek frekans tarafında bulunur. Morötesi ışınlar organik yapı içerisine yaklaşık 1 mm kadar girebilirler.
CO2 molekülü havadan ağırdır. Bu yüzden arazinin en çukur yerlerinde toplanır. Bir ovanın üzerinde bile ilk baharda erik ağaçları aynı anda çiçek açmaz. Ovanın en düşük kotlu kesiminde önce açarlar. Hatta havalandırma döngüsü olmayan bazı mağaralarda ve su kuyularında zamanla CO2 birikeceği için buralara, bir fitilli gaz lambası yakarak ve lambayı aşağıda tutarak inmek gerekir.
Şekil-5. Isı Işınlarının Görünür Işın Bandındaki Konumu
Yerkürede CO2 üreten ve CO2 tüketen sistemler vardır. Bunların arasındaki ince dengenin bozulmaması gerekir. Özetle, CO2 dört farklı biçimde zenginleşir.
1.Yanardağ Püskürmeleri,
2.Orman Yangınları,
3.Canlı varlıkların solunumları,
4.Yapay olarak fosil yakıt tüketimi.
Buna karşılık CO2 tüketimi,
1.Okyanuslarda yaşayan yüzmilyarlarca ton esmer su yosunlarının, planktonların ve deniz canlılarının metabolizması,
2.Kıtalarda yaşayan flora ve fauna’nın (ormanların, otların, ve diğer canlı varlıkların) gövde imalatları,
3.Troposferdeki CO2‘nin asit yağmuru olarak toprağa sızması, kireçtaşlarından Ca anyonunu alarak Kalsiyum bi Karbonat halinde erimesi ve akarsularla denizlere ulaşarak sonunda milyarlarca ton kireçtaşı katmanları oluşturması.
Atmosferin en alt katmanı olan, bütün meteorolojik olayların meydana geldiği troposferde, tabandan itibaren +2000 m kotuna kadar yeterli miktarda CO2 bulunduğu için bu kısım ılımandır. +3000 m kotundan sonra Afrika’da bile yaz-kış sürekli kar örtüsü başlar. Buraya kadar verilen bilgilerden, CO2’nin ılıman iklim oluşmasında birinci derecede işlevi olduğu kolaylıkla çıkarılabilir. Ancak CO2’nin en azından bugüne kadar var olan dengesi bozulmadıkça bu söylem geçerlidir. CO2 artarsa ne olacağını çevre ile ilgili olanlar bilir. Bu durumu ilk tanımlayan kişiye izafeten Greenhouse Effect denilir. Olaya Sera Etkisi adı da verilir. İklimsel dengelerin sıcaklık artarak bozulması demektir. Yerkürenin ortalama sıcaklığının 10°C kadar artması bile büyük felaketlere neden olur. Bunlar,
1.Kavurucu sıcaklar,
2.Bitki örtüsü-tahıl-meyve ziraati kayıpları,
3.Açlık-kıtlık-yeterli beslenememe sendromları,
4.Kutupsal Toktağan Buz takkelerin erimesi,
5.Ortalama deniz seviyesinin yaklaşık 40 m kadar yükselmesi,
olarak özetlenebilir. Sadece deniz seviyesinin 40 m yükselmesi bile Yeryüzü coğrafyasını inanılmaz derecede değiştirecektir. Belki Türkiye’de kıyı ovaları ve sahil kentleri dışındaki bölgeler pek etkilenmez. Fakat, Boğaz köprülerinin altından artık büyük gemiler geçemez. Örneğin o zaman Kadıköy-Karaköy vapuru yerine Çamlıca-Şişhane vapuru ile karşıya geçmek gerekebilir. Zira Kadıköy diye bir semt olmayacaktır. Bunun ötesinde Sibirya, Kuzey Kanada, Brezilya, Arjantin, Belçika, Hollanda, Danimarka, Büyük sahra, Irak, Bangladeş, Avustralya, Okyanusya.... gibi ülkeler ya tamamen yok olacak ya da kısmen sular altında kalacaklardır. Bu aşamanın sonu yine buzul çağıdır. Zira Okyanusların aşırı buharlaşması sonucunda yine ısı ışınları engellenecek, yine aşırı soğuma ve yağış dönemi başlayacaktır.
4.Sıfır Magnetik Alan.
Güneşten hayat bulmakla birlikte ondan korunmamız da gerekiyor. Normal şartlarda Güneş bizi iki türlü etkiler. Bunlar Güneş rüzgarı adı verilen elektron=b parçacığı, proton, nötron, Helyum çekirdeği=a parçacığı, çeşitli mesonlar ve müonlardan ve Güneş Radyasyonu adı verilen foton, x-ışını, ultraviolet ışını, infrarouge ışını ve g-ışınlarından oluşur. Bunlardan x-ışını ve g-ışını soy kırıcıdır. Zira girginliği yüksek olan bu ışınlar herhangi bir canlının mitoz bölünme yapan hücresi ile etkileştiklerinde kanserojen, tohum hücresi ile etkileştiklerinde ise mutant (soy bozucu) etki yaparlar.
Diğer taraftan Kozmik ışınların hepsi de girgin ve mutant etki yapacak frekansta olurlar.
Şekil-6. Soy kırıcı Kozmik ve Solar ışınlardan canlıları koruyan enerji perdeleri.
Sanki, barındırdığı yaşam biçimlerini uzayın soy kırıcı ışınlarından korumak için Yerkürenin geliştirdiği çok sayıda enerji perdesi vardır. Bunlar dıştan içe doğru, özet görevleri ile şöyle sıralanırlar.
1.Bow Shock,. (Yüklü parçacıkları saptırır)
2.Magnetopause, (Yüklü parçacıkları saptırır)
3.Dış Van Allen Kuşakları,....... (-Yüklü parçacıkları yakalayıp yavaşlattıktan sonra ± 80° enlemlerinden Yerküreye topraklar=deşarj eder. Yani Yerküre güneşten kütle transferi yapar.)
4.İç Van Allen Kuşakları, (+Yüklü parçacıkları yakalayıp yavaşlattıktan sonra ± 80° enlemlerinden Yerküreye topraklar. Burada da Yerküre güneşten kütle transferi yapar.)
5.Magnetosfer (Yüklü parçacıkları yakalar.)
6.İyonosfer. (Tek atomluk nükleer reaksiyonlar yardımı ile rezonans frekanstaki ışınları soğurarak , iyonlaştırdığı atomlardan yüklü bir enerji perdesi oluşturur.)
7.Ozon Katmanı, (Sert Ultraviolet ışınlarını tekrar tekrar soğurup salarak sonunda yeryüzüne sadece yumuşak ultraviolet ışınların ulaşmasına izin verir.)
8.Karbon di Oksit katmanı, (İnfrarouge ışınlarını tekrar tekrar soğurup salarak çevreyi ısıtırken bu ışınları da kızıl görünür ışığa dönüştürür.)
9.Bütün olarak Atmosfer. (Hızlı parçacıkları yavaşlatır.)
Ergimiş Dış çekirdek kendi tavanındaki manto ile etkileşimde bulunarak büyük miktarda statik elektrik enerjisi üretir. Aynı zamanda Bu süper iletken sıvı metalik küre, Güneşten gelen yüklü parçacıkların tuzaklandığı Van Allen Kuşaklarının ve yüklü atomlarla dolu olan İyonosferin içinde bir dinamo rotoru gibi dönmektedir. Böylece indüklenen dış çekirdek bir küresel bobin gibi davranarak kendi yüzeyinde yaklaşık 1.000.000. Amper şiddetinde akımların oluşmasını sağlar. Bu oluşum en büyük gücünü çekirdekteki ergimiş sıvının yerkürenin diğer katmanlarından daha hızlı veya daha yavaş dönmesinden alır. Daha hızlı dönerken ters magnetik kutup, daha yavaş dönerken ise düz (yani bugünkü) magnetik kutuplanma hüküm sürer. Bu dönüş hızlanması ve yavaşlaması çalkalanma biçiminde gerçekleştiği için ortalama 700.000 yıllık bir süre içinde çekirdek dönüşü yön değiştirerek yer magnetik alanı da takla atar. Yani magnetik kutuplar yer değiştirir. Bu olayın yerküreye mekanik ve fiziksel bakımdan fazla bir etkisi olmaz. Ancak bu değişimden daha da önemlisi, bu değişim esnasında bir iki bin yıl süre için yermagnetik alanının sıfırlanmasıdır. Bu sırada yukarıda sıralanan enerji perdelerinden,
Bow Shock , Magnetopause, Magnetosfer ve Van Allen Kuşakları geçici de olsa yok olacaklardır. Bu sıfır magnetik alan döneminde yukarıda sıralanan koruyucu etkilerin yok olması nedeniyle Yerküre, barındırdığı canlılara pek de misafirperver davranmamış olacaktır.
5.Ozon Tükenmesi.
Atmosferimizin alttan ikinci katmanı olan Stratosfer’in orta kısımlarında, yaklaşık 17 km ile 30 km yükseklikler arasında salınan, yaklaşık 100 m kalınlıklı tül gibi narin bir Ozon (O3) katmanımız var. Bu katman boyundan beklenmeyecek önemde bir görev yapar.
Güneşten çıkıp dokuz dakikada Yerküreye ulaşan Ultraviolet ışınları genellikle yumuşak X-Işınları bandına yaklaşmış olduklarından normalden daha girgin olurlar.
Şekil-7.OZON Üretim Prosesi
Bu normal UV ‘den girgin ışınlara PUV (Power Ultraviolet) Güçlü UV yada Sert UV adı verilir. Bu ışınlar X-ışını gibi delip geçmese de, organik yapıların içerisine yaklaşık 1 mm kadar işleyebilirler. Frekansları ise organik yapı taşları olan C, H, O, atomlarının normal şartlar altındaki çekirdek titreşim frekanslarına çok yakındır. Bu yüzden çeşitli sıcaklık şartları altında çeşitli frekanslarda gelen PUV ışınları bu yapı taşları dediğimiz atomları uyarırlar (excite ederler). Uyarılan atomlardan bazıları aşırı derecede ısınır veya şişmanlarlar. Bu sırada su kaybeden hücrelerde ölümler başlar. Çıplak insan derisinde endoderme tam olarak ulaşamasa da yara açılmasına neden olacak kadar etkili olur. Açıkçası dairesel kenarlıklı Meksika tipi şapka giyilerek yüz derisi de korunabilir. Peki bu mu felâket diyenleriniz olacaktır. Şimdi asıl meseleye geliyoruz.
Çiçekli bitkiler Pollen’lerle, Çiçeksiz bitkiler sporlarla döllenir. Her ikisinin de koruyucu dış kabukları PUV için yetersiz kalır. Zaten en çok 1 mm çapında olan bu tohumlayıcıların bütün iç yapısı PUV ışınlarının girginliğine açıktır. Dolayısı ile excite olan C,H,O atomları DNA moleküllerindeki pozisyonlarını ve fiziksel etkileşimlerini değiştirmiş olacaklarından genetik kodlama bozuklukları dolayısı ile kısırlığı kadar varan tür bozuklukları ortaya çıkar. Bu durumda Yeryüzündeki bitki örtüsünün büyük bir bölümü hasar görebilir. Karalardaki besin zincirinin birinci halkası yer yer yok olmaktadır. Aynı Şeyler Okyanuslar için de geçerlidir. Okyanuslarda besin zincirinin birinci halkasında planktonlar ve yosunlar bulunur. Planktonlar sabahları ve akşamları deniz yüzeyine çıkarlar. Bu sırada deniz suyuna yeterince girebilen PUV ışınları en çok 1-2 mm çapındaki planktonları aynı pollenler gibi etkiler. Sığdaki su yosunlarının sporları da bu soy kırımdan kurulamaz. Dolayısı ile Okyanuslardaki besin zincirinin birinci halkası da hasar görmüş olur. Olay bu kadarla da kalmaz. Besin zincirinin kırılması ile hem karada hem denizde canlı yaşam çok dar ve korunaklı alanlara çekilmek zorunda kalır. Ancak bu canlı varlıkların metabolizmaları için kullandıkları CO2 fazlalaşmaya başlar. Bu kez de sera etkisi artar. Sonuç yine aşırı ısınma ve sonunda denizlerin buharlaşmasıyla birlikte aşırı soğuma ve yağış hüküm sürer.
Bu bir kısır döngüdür. Artık hiç kimse “Doğanın dengesini bozamazsınız. Değişen denge doğrultusunda yeni bir denge oluşur.” diyemez...
_________________
*Uğur Kaynak ,1939 yılında Elazığda Doğdu, İ.Ü.F.F.'den 1965 'te Mezun oldu, Etibank'ta, Fırat Üniversitesinde çalıştı. Kocaeli üniversitesinden kadrolu profesör olarak emekli oldu. 16 adedi depremle ilgili olmak üzere farklı konularda 37 yayın yaptı.