YapiWorld
HABER

 

BERLİN'DE YAHUDİ MÜZESİ

Yahudi soykırımının komuta merkezi Üçüncü Reich'ın başkenti Berlin'de, sıradışı mimarisi ile abidevi bir yapı olarak göze çarpan bir Yahudi Müzesi açıldı. Müze sadece soykırım bağımlı kalmayıp, tüm bir Yahudi kültürünün sergilendiği "geleceğe bakan" bir sergi alanına dönüştürülmüş...

 


Dış görünüş

11.09.2001 - Berlin- Dramatik çinko kaplı abidevi görünümüyle Berlin Ulusal Yahudi müzesi geçtiğimiz pazar günü(9 Eylül) düzenlenen büyük bir törenle açıldı. Törene Şansölye Gerhard Schroeder ve Cumhurbaşkanı Johannes Rau da katıldı. İnşaat işleri iki yıl önce tamalanan müze, sıradışı mimarisi ile henüz faaliyete başlamadan 350.000'den fazla ziyaretçi tarafından gezilmiş bile.

Müze açılışının Leipzig ve Hamburg'da yaşamış Yahudi besteci Mahler'in bir senfonisi ile taçlandırılması da son derece anlamlı olduğu belirtiliyor.

Berlin'de bir Yahudi müzesi açılması fikri neredeyse çeyrek yüzyıldır tartışılıyordu. Almanya'da ilk Yahudi müzesi 1933 yılında açılmıştı. Bu müzede ünlü Yahudi sanatçıların eserleri sergilenerek Alman-Yahudi kültürleri arasındaki köprününün güçlendirilmesine çalışılmışsa da, müze 1938 yılında tahrip edilmişti.

1960'ların başında Yahudi liderlerinden Heinz Galinski, Berlin'de bir müze fikrini ortaya atmışsa da, resmi makamlar, soykırım kurbanlarının acılı hikayelerinin bir zamanların Nazi başkenti olan Berlin'de nasıl sergilenebileceğine karar verememişler ve 80'lere kadar bu fikir kabul görmemişti.

Kaderin bir cilvesi müze için en önemli iki rolü de aslen Alman olmayıp kişisel geçmişleri soykırım sonucunda mahvolmuş kişilere üstlenmiş: Müzenin mimarı Polonya doğumlu Amerikalı Daniel Libeskind (ki ailesini soykırım sırasında kaybetmiş) ve sergilenecek ürünleri biraraya getiren soykırımdan Shaghai'a kaçabilimş Almanya doğumlu bir Yahudi Michael Blumenthal.

Blumenthal'in yönetmi altında, segilenecek eserlerin sadece soykırımı betimlemekten çok Almanya'daki Yahudi varlığının bütün bir tarihine ayrılmasına dikkat gösterilmiş. Blumenthal, Yahudi toplumunun 2000 yıldır Almanya'nın bir parçası olduğunun vurgulanmasının Auschwitz'de gaz odalarına gönderilmelerinden çok daha önemli olduğunu da belirtmekte yarar görmüş.

MİMARİ TASARIM


Üst Görünüş

Bina, içten dışa gezildiğinde insanı bir abideye girmişçesine etkilyor. Libeskind'in hacim ve ışık kullanımları öylesine yerinde ki, başka hiçbir şekilde yapılamazmış hissini veriyor.

Binaya bir zamanlar Prusya'ya ait bir mahkeme olarak kullanılmış olan Barok bir yapının içinden geçilerek giriliyor. Buradan aşağı inilip tünellerden, zigzag şeklinde çinko-titnayum alaşımıyla kaplanmış ana yapıya ulaşılıyor.

1946 Lodz, Polonya doğumlu mimar Libeskind'in, "Soykırım Boşluğu" olarak alandırdığı hacime karanlık yeraltı "caddelerinden" geçilerek varılıyor."Soykırım Boşluğu", ziyaretçilere yokolan Yahudi kültürünü anımsatmak üzere tasarlamış. Hatta bazı yorumcular, binanın tamamen boş bırakılmasının çok daha çarpıcı olacağını iddia etseler de, bu fikir Libeskind ve Blumenthal tarafından reddedilmiş. Libeskind, sergi hacimlerinin dolu olmasının "boşlukları" çok daha belirgin hale getireceğini ve yokedilmiş 6 milyon Yahudi'nin Almanya'nın kültürel tarihinde ortaya çıkardığı yokluğu çok daha iyi sembolize edeceğini belirtiyor. Boşluklar kesinlikle


"Boşluk"

iklimlendirilmiyor ve ısı yalıtımsız bırakılmış. Böylelikle boşluk hissinin daha da derinleştirilmesine çalışılmış. "Ağır kapı arkanızdan tok bir sesle kapandığında içinizi sonsuz bir kuşatılmışlık duygusu kaplıyor" diyor yorumcu Arthur Lazere.

Diğer bir yeraltı caddesi ile de Hoffmann Bahçesi'ne ulaşılyor. Bahçe, 7x7 metrelik masif kolonlarla kuşatılmış ve soykırımdan kaçan ve yurtsuz kalan Yahudilerin ansına yapılmış.

Düzensiz paça camlardan oluşan pencerelerinden süzülen ışık hüzmelerinin, müzeyi son derece duygusal bir havaya büründürdüğü de ifade edilmekte.

Soykırım'a atfedilen yapılar etkili olmakla birlikte, binanın ana mimarisini ileriye dönük bir bakışı sergileyen yapılar oluşturuyor. Böylelikle, geçmişin acıları üzerine yepyeni ve umut vadeden bir geleceğin kurulabileceği ifade edilmek istenmiş. Libeskind'in üçüncü ve belki de en önemli caddesi, "Yakup"un merdivenini (İncil'de vazedildiği gibi) andıran çok dik bir merdivene çıkıyor. Merdiven öylesine dik ki, taban


Koridorlar

seviyesindeyken sonsuza çıktığı izlenimini vermekte. Merdivenlerin sonu ise kör bir duvara çıkıyor. O noktadan aşağıya bakıldığında yokolan merdiven görüntüsü artık dönüşü olamayan noktayı sembolize etmekte.

"Libeskind'in tasarımındaki en önemli paradoks hiç kuşkusuz, so derece dramatik duygusal efektlerden yola çıkılıp bir nevi kargaşaya sembolize edilirken, ortaya çıkan kompozisyon son derece kontrollü ve dengeli bir kuvvetle hat safhada tatminkar bir estetik "mükemmellik"i yakalıyor." diye bitiriyor yorumcu Arthur Lazzare.

 

 

 

YapiWorld 11.09.2001